"Bu dünyada bir dev var.
Bu devin öyle kolları var ki hiç güçlük çekmeden bir lokomotifi kaldırabilir.
Öyle ayakları var ki günde binlerce kilometre koşabilir.
Bu devin öyle kanatları var ki bulutlar üzerinde, kuşların çıkamadığı yükseklerde uçabilir.
Öyle yüzgeçleri var ki su altında balıklardan daha iyi yüzebilir.
Bu devin öyle gözleri ve kulakları var ki görülmeyenleri görür, başka bir kıtada konuşulanları işitir.
Bu dev o kadar güçlüdür ki dağları delip geçer ve dolu dizgin akıp giden suları durdurur.
Bu dev, yeryüzünü istediği gibi değiştirir; ormanlar diker, denizleri birleştirir, çölleri sular.
Kimdir bu dev? Bu dev insandır."
M. İlin/ E. Segal
Her şey kendi kendine birden bire olmadı elbet. Bu devi yaratmak için emek gerekliydi. İnsan yola bir taş alet yaparak çıktı. Sonra her yerde mağara olmadığı için barınak aradı kendine, bulamadı. Onu da üretmeyi öğrenmek zorunda kaldı. Derken barınaklar çoğaldı, toprağı ekmeği ve avlanmayı öğrendi. Kendine şehirler inşa etmeye, bu şehirleri yönetecek sistemler kurmaya başladı. Bunlar aslında ilk mühendislik, mimarlık ve planlama faaliyetleriydi insanın. Sonra tarih ilerledi. Aldı başını gitti. İnsan kapitalizm denen bir sistemin içerisine girdi. Fabrika bacaları tütmeye, çelik binalar yükselmeye, şehirler büyümeye başladı. Tarihin bu aşamasında üretim sürecinin bir sonucu olarak mühendisler, mimarlar, plancılar okullarında eğitim görmeye, diplomalarını ellerine almaya başladı. Sonra tarih ilerledi. Aldı başını gitti. Ateşi keşfeden insan, ateşlerde insan yakar oldu. Atom bombasını icat edip Hiroşimaları, Nagazakileri yaşattı. Çeşit çeşit silahlar geliştirip doğmamış çocukların katili oldu. Demiri eksiltip, betondan kısıp evleri barkları başlara yıktı. Ruhunu şeytana mı sattı, paranın sıcağına mı yanaştı, sistemin çarklarında mı insanlığına yabancılaştı?
Bu sorununun cevabı bu gün yaşadığımız dünyanın her köşesinde veriliyor. Savaş, yokluk ve yıkım insanın yaşadığı yabancılaşmayı açıkça ortaya koyuyor. Kapitalist sistemde milyarca insan elleri ve aklıyla devasa zenginlikler yaratsa da bu zenginlik bir avuç insanın elinde toplanıyor. Ve insan hayata ve ürettiğine yabancılaşıyor.
Yaşadığı bu yabancılaşmayı aşabilmesi, kendine çizdiği ve ilerde yaşamayı düşündüğü hayatın aslında olmadığını, “gelecek” denilen şeyin kişinin iradesi dışında parayla alınıp satılan bir şey olduğunu anladığında olacaktır.
Kapitalist toplumda tüm bireyler gibi mühendis mimar ve şehir plancı da temel üretim ilişkileri içinde yerini almak durumundadır. Hatta bu mesleği icra eden teknik elemanlar sahip olduğu yetenekler ve bilgi sayesinde üretimin devamlılığını sağlayan kimliğiyle kapitalizm için vazgeçilmez öneme sahiptir. Bu mühendisin, mimarın ve plancının emek ve sermaye arasında süren çelişkinin tam ortasında kendine bir yer seçme zorunluluğunu dayatmaktadır. Mühendis ve mimar bu tercihi bilinçli bir taraflaşmanın ürünü olarak yapmak durumundadır. Ancak yaşanan dönüşümler bu tercihleri temelden sarsacak bir niteliktedir. Artık bu seçim günümüzde her açıdan kendini bir zorunluluk olarak dayatıyor. Ücretli mühendis, mimar ve şehir plancılar geçmişte sahip olduğu ayrıcalıklarını hızla kaybederken mesleklerinde yaşadıkları dönüşümleri onların konumlarını aşındırıyor. Tüm bunların yanında mesleğin icrası kapitalizmin çarkları arasına sıkışmış teknik elemanlar için her geçen gün daha da zorlaşıyor. Sermayenin emrinde bilimin ve tekniğin vahşice insanlığın üzerinde salındığı koşullar altında mühendis, mimar ve şehir plancılara tetikçilik misyonu biçiliyor. Çöken binalarda, raydan çıkan trenlerde, yok edilen ormanlarda, kentsel dönüşümlerde, düşen her bombada, ateşlenen her silahta, fabrikalarda işçilerin hayatlarını cehenneme çeviren her uygulamada ne yazık ki mühendis, mimar ve şehir plancılarının yani bizim imzamız bulunuyor.
Tüm bunlara karşı durmak, emeğimizi ve onurumuzu çalanlara karşı durmak ise bizim görevimiz. Toplumun yararına ve sermayenin karşısına dikilmek ise aslında kapitalizmin karşısına dikilmekten geçtiğinin farkındayız. Elimizdeki bilgi ve yeteneğin aslında tüm insanlığın yüzyılları aşan yolculuğunun bir ürünü olduğunu ve aslında yine insanlığa ait olduğunu biliyoruz. Bu gün mühendisliği, mimarlığı ve şehir plancılığını toplumcu bir eksende yorumlamak, ne bir iyi niyet tanımıdır ne de mesleğin ayrıcalığı olan konumu savunmak demektir. Bu ait olduğumuz sınıfın görevini yerine getirmek için kendi alanımızda bize düşen tarihsel sorumluluğun tanımıdır. Bu sorumluluğun taraf olmayı ve işçi sınıfının saflarında olmayı gerektirdiğini biliyoruz. İlk sayısını çıkardığımız “Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada Toplumcu Eksen” dergimiz de bu yönde atılmış ileri bir adımdır. Bu mütevazi adımı ete kemiğe büründürecek şey ise örgütlülüğümüz ve mücadelemiz olacaktır. Henüz daha yolun başında olsak da biz:
“Gerçekçi olup imkânsızı istiyoruz”; Bu sefil dünyanın kurallarına itibar etmiyoruz.
Bilimin, tekniğin insanlık yararına hizmet etmesi gerektiğini söylüyoruz.
Kendimizi sırça saraylarda belleyip dışarının ayazına sırt çevirmiyoruz.
Kapitalizmin savaş kokan, açlık, sefalet, düşmanlık üreten gerçekliğine karşı; eşit, özgür ve kardeşçe bir dünya diyoruz.
Örgütsüzsek hiçbir şey, örgütlüysek her şeyiz sözünü bıkıp usanmadan yineliyoruz...
İnsanlığın eşit ve özgür yarınları için yürünen yolda teknik elemanların sesi olmak iddiası ile bir kez daha merhaba...
Mühendislik, Mimarlık ve Planlamada Toplumcu Eksen
(Yayınımızın eski sayılarını bulamıyorsanız, "
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
" ve "
Bu e-Posta adresi istek dışı postalardan korunmaktadır, görüntülüyebilmek için JavaScript etkinleştirilmelidir
" adreslerinden bizimle iletişime geçebilirsiniz!)